10. Sayı - Şehit'ten Kale'ler Şehit'ten Kale'ler

Boğazın Bilinmeyen Kahramanlarından; Sultanhisar

Written by ÇSATT

Sema Mutlu / Türkçe Öğretmenliği

2012-Mayıs sayımızda yer alan bu yazıya emek veren ve hazırlayan üyemize teşekkür ediyor, kalemine sağlık diyoruz.
İyi okumalar…

Çanakkale’nin rüzgârı, sükût içinde gibi gözüken denizini hırçınlaştırır. Dalgalar kıyılara vurdukça bir şeyler anlatmak istiyor gibidir bu sessiz topraklara. Deniz, içinde devasa demir yığınlarını gizlemekten yorulmuştur. Tıpkı toprağın nice bedenleri saklamaktan yorulması gibi…

Denizin dalgalı sularındaki bir demir yığınının, AE2’nin hikayesinin sonunu yazan Sultanhisar torpidobotu bu yazının konusunu oluşturmaktadır.

AE2 Denizaltısı ve Çanakkale Savaşlarındaki Önemi

İtilaf Devletleri, dönemin en büyük donanmasını kurarak, Rusya’ya yardım götürürken Osmanlı Devleti’ni de savaşta saf dışı bırakmak için “yenilmez armada” denen donanmayı Çanakkale Boğazı önüne getirmişti. Ancak Nusret Mayın gemisinin döktüğü mayınlar ve kara top tabyalarından gelen başarılı atışlarla bu donanmanın büyük bir yenilgiye uğraması, İtilaf Devletlerini Çanakkale’yi başka yollarla geçmeye yöneltmişti.

İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener, 12 Mart 1915’te General Ian Hamilton’u kara ordusunun kumandanlığına getirirken şöyle söylemişti :“Eğer denizaltılarımız Gelibolu karşısında su yüzüne çıkıp, imparatorluk bayrağını üç kez sallarsa Türkler tabanları yağlayıp Gelibolu’dan Bolayır’a doğru en kısa yoldan kaçarlar.” Oysa Kitchener, bu sözünde ne kadar yanılmış olduğunu geç de olsa anlayacaktı.

De Robeck’in kurmay subayı Komodor Keyes, Kara savaşlarının başladığı 25 Nisan 1915 tarihinden on gün önce topladığı denizaltı komutanlarına şu soruyu sormuştu: “Bir denizaltı, Türklere gelen destek hatlarına saldırmak maksadıyla Boğaz’ın zorlu geçitlerinden ‘gizlice’ sıyrılıp Marmara’ya ulaşabilir mi?”

Marmara’ya geçme düşüncesi İtilaf Devletlerinin ilk günden beri kafalarını kurcalıyordu. Çünkü Gelibolu’da, ‘az da olsa direnebilir’ diye düşündükleri Türk askerinin ikmali ve takviyesi, Marmara’daki deniz trafiği ile sağlanabiliyordu. Karadaki en yakın ikmal noktası, yürüyerek üç günlük mesafedeydi. Oraya giden yol da hem dar, hem çok bozuktu. Kara yolunun diğer sorunlu yönü de, bu yolun Bolayır mevkiinde, Saros’taki harp gemilerinin ateşi altında tutulabilmesiydi. Cepheye kara yoluyla taşımacılık, imkansız denilebilirdi. Yapılabilenler hem yetersizdi, hem de geç ulaşıyordu. Türkler, bu şartlar altında cepheye fazla cephane ve erzak takviye edemezdi. Bu yüzden deniz yoluna önem veriyorlardı. Oysa yarımadada, denizden Haliç’e kadar 150 milden az olduğu gibi, kıyılardaki küçük koylar da eşya ve asker indirmeye çok uygundu. Üstelik Boğaz’ı gizlice geçen denizaltılar, İstanbul’u tehdit edebilecek; kura­cakları ‘tuzaklarla’ bu çirkin savaşın şiddetini savunmasız halka da yaşatabileceklerdi.

Çanakkale Boğazı sıkı bir gözetim altındaydı. Güçlü bir şekilde savunuluyordu. Boğaz’a hem mayınlar döşenmiş hem ağ gerilmişti. Bu nedenle, şubat ve martta yapılan iki teşebbüs de sonuçsuz kaldı. Denizden ne gemiler ne de denizaltılar ilerleyebiliyordu. Hatta 17 Nisan 1915 günü, Yzb. T.S. Brodie kumandasındaki İngiliz E15 denizaltısı, engelleri aşmaya çalışırken Kepez Burnu’nda karaya oturdu; Türklerin ateşiyle komutanı ve mürettebatından 6’sı öldü, gerisi esir edildi.

(Fotoğraf)

25 Nisan 1915 tarihinde itilaf devletleri karaya sayısız asker çıkarmaya başladılar. Kara harekatı sürerken İtilaf Devletleri, Osmanlı Devleti’nin İstanbul’dan Çanakkale’ye lojistik destek sağlayan gemilerini engel­lemek amacıyla Marmara’ya denizaltı sokmaya karar verdi.

Çanakkale boğazındaki akıntı güçlü ve değişkendi. Üstelik dibi de oldukça engebeliydi. İngiliz-Fransız denizaltılarının batarya ve donanımlarının yetersizliği ile birlikte, bir bölümü mayın döşeli yaklaşık 65 km’lik Boğaz, Marmara’ya geçmelerine izin vermiyordu. Buna rağmen 5 ay önce Holbrook komutasındaki B11 denizaltısı, mayınlı bölgeyi aşmayı başararak Çanakkale önlerine gelebilmiş ve demirlemiş durumda bekleyen Mesudiye Zırhlısını torpilleyerek batırmıştı. B11 daha fazla ilerleyemeyip dönmek zorunda kalmıştı. Ancak, Holbrook’a Victoria Nişanı verilmesi, Boğaz’ı geçmeyi hayal eden denizaltıları hırslandırmaya yetmişti. Denizaltıların kumandanları Mondros’ta bekliyorlardı. Boğazı geçerek Marmara’ya girmek, Çanakkale’ye asker ve cephane taşıyan gemileri batırmak için izin isterlerken bu izin, diğer denizaltıların başarısız girişimlerinden sonra Doğu Akdeniz Donanması Komutanı Amiral de Robeck tarafından, gemisiyle Boğaz dışında beklemekte olan ve beklemeden sıkılıp görevin verilmesini sabırsızlıkla bekleyen Binbaşı Henry Stoker komutasındaki AE-2 isimli İngiliz denizaltısına verildi.

AE-2 denizaltısı 54 m. uzunluğundaydı. Sürati deniz üstünde 16 mil, daldığı zaman 10 mildi. 4 adet 53 cm.lik torpido kovanı ile 2 adet 76 cm.lik seri ateşli topu vardı. Su altında devamlı olarak 4 saat kalabiliyordu. 30 kişilik mürettebatı ise en seçkin ve tecrübeli denizcilerden oluşuyordu. Haberleşmeyi ise yeni geliştirilen Marconi telsiz telefonlarla sağlıyorlardı. 25 Nisan 1915 günü sabaha karşı 02.30 civarında, ANZAK birlikleri kıyıya yanaşmak için gemilerden çıkartma sandallarına indirilirken, AE2 de Çanakkale boğazına girmiş bulunuyordu.

Mümkün olduğunca ‘su üstünde seyir’ yapacaklardı. Ama AE2, Boğaz’daki yolculuğunun ilk dakikalarında, Türklerin ışıldaklarından ve sahilden açılan ateşten bir süre kaçsa da, Soğanlıdere Kıyı Bataryasının mermisi köprüdeki Stoker’ın başını sıyırıp geçince dalmak mecburiyetinde kaldılar. “Kıl payı” diye yorum yapan Stoker, ana mayın altından geçişe başlamak için dalmadan önce AE2’yi hemen periskop derinliğine (6 metre) indirdi.

O zamanki teknolojiyi göz önüne aldığımızda denizaltılarda ne radar ne de sonar bulunuyordu. Denizin altındaki bu dip yolculuğu, radar ve sonarın yokluğunda, karanlıkta labirentte yürüyerek yolunu bulmaya çalışan bir insandan farklı sayılmazdı.

Mürettebatın; korku tüneline benzettiği dipteki Boğaz yolculuğu, mayın halatlarına sürtünerek devam ediyordu. Mürettebat, sürtünme ve çarpma seslerinden huzursuz olmuş; gerilen sinirleri belki yatıştırır arzusuyla kağıt oynamaya başlamışlardı. Ancak hiçbiri ellerindeki kağıtlara bakmıyor, hepsi de denizaltının gövdesinden gelen sesleri dinliyordu. Stoker: ” Mayınları yukarıda su yüzeyinin altında gergin bir şekilde tutulan demirleme tellerinin, geminin gövdesinde yol açtığı darbe ve gıcırtılar, nerdeyse hiç durmadı.” diyordu.

Kuvvetli akıntı, sahil bataryaları, mayın hatları, kıyı gözcüleri, projektörler ve boğazdaki farklı yoğunluktaki su katmanlarından dolayı denizaltı sık sık dibe oturuyordu. Kurtulmak için çırpınıyorlar ve kurtulunca da su yüzüne çıkmak mecburiyetinde kalıyorlardı. AE2, suyun üzerine her çıkışındaysa onu fark etmiş ve peşine takılmış bir gemi ile karşılaşıyor, yeterince su üstünde kalamadan tekrar dalıyordu. Her çıkışlarında ‘o gemi’ ile burun buruna gelmeleri hepsini tedirgin etmişti.

Stoker: “Herhalde bir şamandıraya takıldık ve suyun üzerinde onu sürüklüyoruz.” diyerek, her defasındaki bu karşılaşmayı açıklamaya çalışıyordu.

Toplam 16 saat süren, oldukça zorlu bir seyrin ardından AE2 Marmara’ya ulaşmayı başardı. Aynı dakikalarda, ANZAC Kolordusu da Kabatepe kuzeyindeki Arıburnu’na yapılan çıkartmayla, 15.000 askerle karaya ayak basıyordu.

Kaptan Stoker, Marmara’ya girer girmez telsiz sinyaliyle Amiral de Robeck’i uyarmış ve görevi başardığını bildirmişti.

Kara çıkarmasına devam edilip edilmemesi konusunda tereddütlerin olduğu bir anda ulaşan bu mesaj, Çanakkale Savaşlarının adeta seyrini değiştirmişti. Ancak Stoker ve ekibi, savaşın kaderini değiştirdiklerinin farkında bile değillerdi. Onların telsiz sinyali üzerine askerleri geri çekme konusunda fikrini değiştiren General Hamilton, General Birdwood’a ANZAC askerlerinin 8 ay sürecek olan Gelibolu macerasını başlatarak tarihe geçecek olan şu mesajla iletti:

“Verdiğiniz haber gerçekten çok ciddidir. Fakat olduğunuz yerde siperlenerek dayanmanızdan başka yapacak bir şey yoktur. Amiral Thursby’nin size bizzat açıklayacağı gibi birlikleri oradan boşaltmak en az iki gün sürer. Biraz önce bir Avustralya denizaltısı Boğaz’dan geçmiş ve Çanakkale’de bulunan bir Türk hücumbotunu torpillemiştir. Hunter – Weston, ağır ağır kayıplarına rağmen yarın ilerleyecektir. Bu da sızın üzerinizdeki baskıyı azaltacaktır. Sizin ve Godley’in askerler üzerinde kişisel gücünüzü kullanarak tutundukları yerde kalmalarını sağlamanızı rica ederim.
Not: Bu güç işi başarmak zorundasınız. Şimdi yapacağınız tek şey, kendinizi güvene alana kadar kazmak, kazmak, kazmaktır!”

lan Hamilton

Hamilton’un bu çıkarmayı ne kadar önemsediği onun şu cümlelerinde onun şu cümlelerinde saklıydı: “Ey zafer tanrısı! Bu savaşı kazandıktan sonra artık rahat ölebilirim.”

Sultanhisar’ın AE2’yi Batırışı

İtilaf devletleri tarafında bunlar olurken, Marmara’ da ise Osmanlı donanmasının çeşitli torpidobotları her türlü duruma karşı nöbetleşe devriye geziyordu. Çünkü Marmara’ya düşman denizatlılarının girdiği hemen duyulmuştu.

Aynı zamanlarda, İstanbul’dan cepheye gönderilen askerler ve mühimmat Şirket-i Hayriye gemileriyle taşınıyordu.

Donanmanın küçük gemileri de onlara eşlik ediyordu. Bu nedenle Marmara birçok kısma ayrılmış ve her kısım için de bir karakol gemisi görevlendirilmişti. Bu gemiler gündüz nakliye gemilerine refakat ediyorlar; bunun dışında da Marmara’ya girdiği duyulan denizaltıları arıyorlardı.

25 Nisan 1915 de “Sultanhisar” torpidobotunun kaptanı Ali Rıza Bey, o günün sabahı, bir denizaltının Boğaz’ı geçip Kepez önlerine kadar dalmaya bile gerek görmeden ilerlediğini ve daha sonra sahilden top ateşi açıldığını görünce dalmaya mecbur kaldığını duymuştu. Bu denizaltı, aynı gün, Çanakkale ile Maydos (Eceabat) arasında dolaşan Turgut zırhlısına da torpil atmış, ama saldırısından bir sonuç alamamıştı. Tüm bu nedenlerle araştırmalar sıklaştırılmıştı.

27 Nisan günü Sultanhisar torpidobotu da Beykoz’a giderek manevra yaptı ve Marmara’ya doğru seyre başladı. Sultanhisar, öğleyi biraz geçerken, yarım yol Gelibolu’ya doğru ilerlemekteyken Şirket-i Hayriye’nin 38 numaralı Şükran vapurunu gördü. Bu küçücük yolcu vapuru alabildiği kadar asker doluydu ve bu yüzden biraz yan yatmıştı. Bir müddet birlikte ilerleyerek Gelibolu’ya epey yaklaştılar. Tam o esnada Sultanhisar mürettebatı, 38 numaraya doğru yaklaşan bir torpil izini fark etti ve gemiye işaret verdi. Torpili atan gemi görünmüyordu. 38 numaranın önünü derhal karaya çevirmesiyle torpil hedefi tutturamadı ve karaya doğru ilerledi; ardından büyük bir gürültü ile patladı.

29 Nisan akşamındaysa devriye nöbetini bitiren ve İstanbul’a dönme emri alan Sultanhisar, devriye görevini başka bir gemiye bırakarak 30 Nisan sabahı, Rumeli sahilini izleyerek yola çıkmıştı. Rıza Kaptan geri dönmeyi istemese de verilen emri uygulayarak İstanbul’ a doğru gidiyordu. Gelibolu’dan iyice uzaklaşmışken Rıza Kaptan birden fikir değiştirdi. Mürettebata yeni bir emir verdi: “Karaburun’a… ” Emirlere karşı gelmiş olsa da şansını bir kez denemek istiyordu. Çünkü birkaç gün önce bir denizci arkadaşından bu bölgede bir denizaltı görüldüğünü duymuştu.

Bu arada Marmara’da düşman denizaltısı görüldüğüne dair aldıkları raporlardan dolayı çok dikkatli ilerliyorlardı. Karaburun açıklarında bir tekne belirdi. Gemi komutanı Rıza Bey, hemen dümenin o yöne kırılmasını emretti. Tekne kayboluyordu. Tam yol yaklaşmalarına rağmen teknenin göründüğü noktaya vardıklarında orada bir şey bulamadılar. Sadece deniz üzerinde yağ lekeleri vardı. Sultanhisar su üzerinde daireler çizmeye başladı. Rıza Kaptan ellerinden kaçırdıkları bu denizaltıyı bırakmak niyetinde değildi. Bütün mürettebat pür dikkat onu arıyordu. Rıza Kaptan, denizaltının ne yöne gittiğini anlayamamıştı; Marmara Adası’na doğru yaklaşmaktaydılar.

Bu sırada, gözcünün iskele baş omuzluğunda bir periskopun olduğunu söylemesiyle Rıza Bey, tüm mürettebatın savaş yerlerine geçmesini emretti ve “Ateşe hazır ol!” emri verdi. İlk mermi kısa düştü. Fakat ikincisi periskopun tam suyu yardığı yere vurdu. Bu isabet üzerine peş peşe birkaç atış daha yapıldı. Denizaltı, periskopunu içeri çekmek zorunda kaldı. Dalarak gözden kayboldu.

Sultanhisar, denizaltının kaybolduğu alan üzerinde dönerek daireler çizmeye başladı. Rıza Kaptan, denizaltının yeniden bu bölgede çıkacağını düşünüyordu. Gerçekten yarım saat kadar sonra tekrar göründü. Üstelik bu kez kulesini de dışarı çıkarmış halde… Sultanhisar’ a yaklaşık 1.500 metre uzaklıktaydı. Rıza Kaptan toplara yeniden ateş emri vererek gemisini denizaltının üzerine çevirdi. Ama denizaltı yoğun ateşten bunalarak yeniden dalmıştı. Dalarken de Sultanhisar’a bir torpil göndermişti. Rıza kaptan bu torpilden ustalıkla kurtulmayı başardı ve karşılık olarak o da bir torpil fırlattı. Ancak barut ıslak olduğu için ilk torpil yerinden fırlamamıştı. Bu esnada denizaltıdan ikinci torpil gelmişti bile. Bunu da kıl payı kurtularak atlatan Sultanhisar’ın elinde bir torpil, iki 37 mm.’lik top vardı.

Sultanhisar dakikalarca denizaltının çıkmasını bekledi. Bir müddet sonra, kulesini de sudan çıkaran denizaltının Tekirdağ istikametine kaçtığı fark edildi. Bu kez mesafe oldukça fazlaydı. Sultanhisar, denizaltının peşine takıldı. İlerlerken bir yandan da top ateşi yapıyordu ama denizaltının 37 mm’lik top mermilerinden pek etkilendiği söylenemezdi. Rıza kaptan elindeki ikinci torpili de kullanmasına rağmen denizaltı peşindeki torpilden kurtulmuş, Erdek Körfezi’ne doğru yol aldıktan sonra bir kez daha batmıştı.

Sultanhisar’ın mürettebatının son dalıştan sonra sabrı, sürekli ellerinden kaçırdıkları için iyice taşmıştı. Erdek yönüne doğru su üzerinde geniş daireler çiziyorlar, gözlerini denizin üzerinden ayırmadan dikkatle bir iz arıyorlardı. Dakikalar sonra sular yine kabarmaya başladı. 500 metre kadar ileride denizaltının kulesi yeniden göründü. Bu defa denizaltı sudan tamamen çıkıyordu. Sanki bir arenada kozlarını paylaşacak olan gladyatörler gibiydiler Rıza Kaptan, daha önce hep periskopu ve kuleyi görmüştü. Bu defaysa denizaltının bütününü görmüş ve burnunda iri harflerle yazılı ismini okumuştu: “AE2”…

E sınıfı denizaltılar İngilizlere aitti. A ise Avustralya’yı belirtiyordu. Denizaltının düşman donanmasının İngiliz kanadına ait olduğunu anlayan Ali Rıza Kaptan, çarpışmaya girmeden önce Karaburun hizalarında dolaşan “Zühaf” gambotu ile Hora önlerinde dolaşan “Aydın Reis” gambotuna işaret vermesine rağmen her iki gemi de Sultanhisar’ın işaretini görmemişlerdi. Rıza Kaptan, bunun üzerine, gözüne denizaltının kıç taraf dümenlerini kestirdi. Sultanhisar, denizaltının kıç tarafına çıkmak için tüm hızıyla ileri atılsa da tam yolla AE2’nin üzerine giderken, denizaltı baş tarafını suya daldırmaya başlamıştı. Sultanhisar’ın başı AE2’nin sancak derinlik dümenine çarptı. Rıza Kaptan, artık denizaltının tekrar su üstüne çıkabileceğinden emin değildi. Bu nedenle hız kesti, olduğu yerde kaldı. Ancak, bu kalış az kalsın Sultanhisar’ın da sonu oluyordu: Suya gittikçe gömülen AE2, beklenmedik bir şekilde, aniden Sultanhisar’ın yanı başında su üstüne fırlayıvermişti. Rıza Kaptan gemisini hemen geri çekti ve beklemeye başladı. AE2 denizaltısı yeniden dalmıştı. Tüm mürettebat yine denizi dikkatli gözlerle takip ediyordu.

Çok geçmemişti ki denizaltı, Sultanhisar’ın tam altından suyun üstüne çıkarak onu devirmek istedi. Fakat bu manevra boşa çıktı. Tam su üstüne çıktığı sırada, çok kısa bir mesafeden Sultanhisar’ın toplarıyla AE2 ateş yağmuruna tutuldu. Artık AE-2 denizaltısının kaçmasına imkan yoktu. Denizaltı personeli teslim olmaya karar verdi. Sultanhisar’dan indirilen filikalar, yavaş yavaş batmakta olan denizaltının mürettebatını topladı. Sultanhisar’ın güvertesinde üçü subay, yirmi dokuzu er olmak üzere otuz iki esir sıralanmıştı.

AE-2 denizaltısının komutanı Stoker, Rıza Kaptan’ı ve Sultanhisar’ın subaylarını tebrik etti ve sulara gömülen denizaltıyı batana kadar mürettebatla beraber selamladılar. Sultanhisar, 30 Nisan 1915 günü öğleden sonra İstanbul’a gelirken, zaferiyle birlikte esirleri de getiriyordu.

AE-2 denizaltısı, tarihte ilk defa Çanakkale Boğazı’nı geçerek Marmara’ya giren, aynı zamanda Türk donanması tarafından batırılan ilk denizaltı olmuştur.

Esir düşen AE2 mürettebatı, 1918 yılında ülkelerine dönene kadar Çanakkale’ de nasıl önemli bir rol oynadıklarını öğrenemediler. Öğrendiklerinde ise her şey için artık çok geçti. Anzak birliklerinin komutanı General Birdwood’un 25 Nisan akşamı dile getirdiği ‘geri çekilme talebi’ Stoker’ın mesajından sonra ancak 8 ay sonra gerçekleşmiştir. Genelkurmay AT ASE arşiv kayıtlarına göre geçen sürenin taraflara bedeli:

“Türk Ordusu: 55.127 şehit, 100.000 yaralı, 10.067 kayıp-esir, 21.498 bulaşıcı hastalıktan; 64.440 diğer sebeplerle kayıp, Müttefik Ordusu: 52.249 ölü, 156.040 yaralı, 12.293 diğer etkenlerle (hastalık v.b) savaş dışı kalanlar” şeklinde olmuştur.

1965’te savaşın 50. yıldönümünde London Evening Standart Gazetesi’nde, bu savaştaki kıdemli askerlerden Tudor Jenkins, “Gönderdiğiniz mesaj ulaşmasaydı her şeyin daha iyi olup olmayacağını merak ediyor musunuz?” diye sorduğunda Stoker: “Belki de hemen yapılacak bir geri çekilme, bu korkunç kayıpları önleyecekti; çok üzgünüm” diye cevapladığını söylemiştir.

Doğuşundan Batışına Sultanhisar

Sultanhisar, 1907 yılında Fransa’da yapımı tamamlanarak donanmaya katıldı. Mondros Mütarekesi’nden sonra, I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar görev yaptı ve 1918 Ekim sonunda görevden alındı. Dağılan Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından, 1924 yılında Türk Donanmasına hizmete geri döndü. 1928 yılında emekli oldu ve 1935 yılında parçalandı.


KAYNAKÇA

  • Marmara’da Denizaltı Avı Sultanhisar ve Stoker’ın Denizaltısı AE2, (2006). Piri Reis Araştırma Merkezi Yayını, 1.Basım, İstanbul
  • Öymen, D. Sultanhisar Torpidobotu
  • Sonkale Çanakkale, (2005). Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları-3, İstanbul, s.41,47
  • İşcen, Y. (1999). Sultanhisar, Focus Dergisi
  • Çubuk, O. (2008). Sultanhisar’ın Azmi
  • Yüksel, A. (2008). Çanakkale Savaşlarında Sultanhisar Torpidobotu, Muavenet-i Milliye Muhribi: Mürettebatı ve Faaliyetleri

About the author

ÇSATT

Biz geçmişten geleceğe kurulmuş bir köprüyüz.
Biz 1915’te canlarını feda eden kahraman Türk askerinin torunlarıyız.
Biz Seyit Onbaşı, Yahya Çavuş, Cevat Paşa’yız.
Biz Çanakkale’yiz.
Biz ÇSATT’ız.

Leave a Comment