Çanakkale; bir milletin son kalesi, tek yürek olup attığı, birlik olup dünyaya kafa tuttuğu, küllerinden tekrar doğduğu yer. Bu topraklar için binlerce askerin toprağa düştüğü yer. Vatan uğruna, namus uğruna, bayrak uğruna geride gözü yaşlı analar, sevdalılar bırakanların akın akın koştukları yer Çanakkale. Kutsal vatan savunmasının yapıldığı yer. Çanakkale, bu vatan kalbinin attığı yer.
Savaşlar, insanlık tarihinin en acı olayları olmuştur hep. İlkçağlardan beri insanlar, hep savaşmak için nedenler bulmuş ve bir şeyleri paylaşamamışlardır. Tarih her zaman savaşlara sahne olmuştur. Bu savaşlardan biri de milyonlarca insanın ölümüne ya da sakat kalmasına neden olan Birinci Dünya Savaşı’dır. Her savaş kendi içinde ayrı bir acıdır, kandır, gözyaşıdır. Ama Birinci Dünya Savaşı’nda bir cephe var ki ufacık bir kara parçasında çok fazla insan kaybedilmesine neden olmuş, savaşı geniş alanlara yaymış ve savaşın süresini uzatmıştır, birçok millete millet olma bilincini kazandırdığı gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin de önsözünün yazıldığı yerdir. O yer Çanakkale Cephesi’dir.
1915 yılının başında sessizdi Çanakkale. Bu sessizliğin boğazda düşman gemilerinin gürültüleri, karada binlerce askerin çığlıkları, geride anaların ve sevdalıların gözyaşlarının, ağlayışlarının bozacağını bilmiyordu. Bilmiyordu bu topraklar, bağrına düşecek nice yiğitler vardı. Bu savaş adaletsiz bir savaştı. İmkânsızlıklar içinde, savaştan yorulmuş bir Türk ordusunun karşısında çağın en donanımlı orduları vardı. Bütün imkânlarıyla bu boğaza ve ufacık kara parçasına saldırmışlardı. Amaçları belliydi: Çanakkale’yi geçip İstanbul’u almak. Bu amaç uğruna aylarca farklı milletlerden binlerce asker kanlarıyla suladılar bu vatanın toprağını.
Savaşlarda insan unsurunun karşılaştığı tehlike sadece düşman ateşi değildir. Günümüzde meydana gelen askeri mücadelelerde olmasa da Çanakkale Muharebeleri’nin büyük bir kısmı siper savaşı halinde geçmiştir. .25 Nisan akşamı kazılmaya başlanan siperler, savaşın sonuna kadar askerlerin vazgeçilmez hayat sahası olmuştur. Dokuz ay devam eden, komutanından erine kadar herkesin bir parçası olmaktan kurtulamadığı bu süreçte askerler bir yandan savaşırken diğer yandan da labirenti andıran yüzlerce kilometre uzunluğundaki siperleri kazmak, tahkim etmek ve buralarda hayatlarını biraz daha rahatlatacak fiziki şartları oluşturmak için uğraşmışlar, adeta toprağın altında yeni bir şehir ve hayat tesis etmişlerdir. Bu durum cepheyi ziyarete gelen heyetleri hayretler içinde bırakacaktır. Suriye’den gelen ve içinde birçok ilim adamı ve gazetecinin olduğu heyet, siperleri görünce hayretlerini gizleyememişlerdir.“Aman Ya Rabbi, bu nedir; ne himmettir? Ne iştir; ne gayrettir? Bunlar nasıl, ne vakit yapıldı, edildi? Bu yollar, bu tertipler ne emeklerle bu hâle geldi? Buna şaşmamak elde değil. Bunlar öyle yalan yanlış şeyler değil. Belki her yeri fennin iktizasına göre kurulmuş, ince ince işlenmiş. Bunlar lafla olmaz. İnsan bir kere bunları, bu emekleri; bu başarılan şeyleri görmeli de sonra küçüğünden büyüğüne kadar ordunun vatanı muhafaza uğrunda ne gayretler gösterdiğini, hayatını nasıl hiçe saydığını anlamalı!”
Siperler birbirine, bazı yerlerde bir arabanın rahatlıkla geçebileceği üç metreye yaklaşan derinlikte ve genişlikte kazılmış irtibat yolları ile bağlı idi. Siperleri birbirine ve cephe gerisine bağlayan rah-ı mestur da denen bu irtibat yolları, askerlerin düşmanın ateşine maruz kalmadan siperlere ve istihkâmlara ulaşmasını sağlıyordu.
Cephede, siperlerle meydana getirilen koca bir şehir ve çok farklı bir yaşam vardı. Kilometrelerce uzunluktaki siperler, geniş bir mezarı andırıyordu. Siperlerde başını kaldırmanın imkânı yoktu ve askerler siper içinde gece gündüz elbise ile yatıp kalkıyordu. Zaten siperde uyku diye bir şey de yoktu. Her an bir patlama, bir bomba… Yanı başlarında ölümün sessizliği dolaşırken uyku, çoğu zaman hayal olurdu askerlere. Uykusuz gecelerinde vakit geçirmelerini sağlayan yanık sesli bir askerin söylediği içli türkülerdir. Her askerin geride bıraktığı birileri vardır muhakkak. İşte o içli türkülerin ezgisine kapılıp uzaklaşırlar cepheden, siperlerden. Siperlerin birbirine yakın olduğu yerlerde her iki tarafın askerleri arasında iletişim kurulmuş, askerlerin birbirine hediye verdiği bile olmuştur. Ancak sinekler, bitler, defnedilmeyen ölü ve şehitlerin etrafa yaydıkları kokular, susuzluk siperlerdeki askerlerin karşılaştığı sorunların başında gelmektedir. Hava koşulları da bir diğer olumsuzluktur ki Çanakkale Muharebeleri’nin yaşandığı 1915 yılında son yılların en soğuk kış ve en sıcak yaz mevsimi yaşanmıştır. Bu da kışın soğuktan birçok askerin donmasına; yazın ise aşırı sıcak havanın bit ve sinekleri arttırmasına neden olmuştur. Bit ve sineklerin çokluğu çeşitli salgın hastalıklara yol açmış ve birçok asker bu hastalıkların pençesinden kurtulamamıştır. Yaşanan sorunlar bununla da sınırlı kalmamıştır. Yetersiz tıbbi malzemeler, hekim ve hasta bakıcıların yetersiz olması, savaş suçu olmasına rağmen hastane ve sargı yerlerimizin bombalanması gibi pek çok sıkıntı yaşanmıştır.
Yaralanan her askerin hemen sargı yerlerine ya da hastanelere götürülmesi mümkün olmuyordu. Her askerin üzerinde bilgilerinin yazılı olduğu bir deri parçası ve elbiselerine dikili basit sargı malzemeleri bulunuyordu. Cephede bulunan ihtiyat zabiti Münim Mustafa anılarında bu konuyla ilgili şöyle bahsetmektedir:
“Ceketlerimizin ikinci düğmesinde kırmızı kurdele ile bağlanmış bir deri parçası vardı. Bunun üstünde eğer vurulur ve ölürsek, ailelerimize bildirilmek üzere adreslerimiz yazılıydı gene zabit ve efrat hepimizin ceketlerinin sol aşağı ucunda ve iç tarafta yaralandığımız takdirde yaraların hemen sarılmasını temin edecek harp paketleri dikilmişti ki bunların içinde gazlı bez, bant gibi sargı vasıtaları ve tentürdiyot vardı.” Yaralanan askerler ilk müdahaleyi kendileri işte bu harp paketleri ile kendileri yapıyorlardı. Yaralanıp mevzi gerisine alınanların tedavisi önce sargı yuvalarında yapılıyor ve durumu iyi olanlar geri gönderiliyordu. Yarası daha ağır olanlar ise tedavi için cephe gerisine gönderiliyor araba durak yerlerinden sargı yerlerine sevk ediliyordu. İlk tedavileri yapılan fakat memleket içindeki hastanelere sevki gerekenler Maydos ve Akbaş iskelelerinden hastane gemilerine bindirilmekteydi. Ancak bütün yaralılar hastanelere gönderilemiyordu. Cephede yaralanıp kendi imkânlarıyla ya da sargı yuvalarında tedavi edilemeyenler büyük sargı yerlerine getiriliyordu. Büyük sargı yerleri; Kerevizdere, Tenger Deresi, Soğanlıdere ile Havuzlar deresi, Kurucadere ve Mantikdere bölgesine açılmıştı.
Sargı yerleri, bu vatan toprağını kanlarıyla sulayan yiğitlerin kanlarını dindirmek için gecesini gündüzüne katan, günlerce uyumadan bir vatan evladını daha hayatta tutabilmek için çırpınan sağlık personelinin savaş alanıydı.
Yaralı askerlerimize derman olmaya çalışan ve rüzgârın sesinde binlerce kahraman askerin sessiz haykırışlarını barındıran Sargı yerimiz: Şahindere.
Şahindere güney grubunun önemli Sargı Yerleri’ nden biri olan Soğanlıdere’ nin kollarından biridir. Bu derenin oluşturduğu küçük vadicik Seddülbahir Cephesinin geri bölgesi olan Soğanlıdere Vadisi’nin başlangıcında ve Alçıtepe Köyü’nün yaklaşık 3 kilometre kuzeydoğusunda yer alır. Cepheye yakın düşman ateşine karşı korunaklı ağaçlık ve sulak bir yer olmasından dolayı burası 1915 yılındaki muharebeler sırasında bir sargıyeri olarak seçilmiş ve kullanılmıştır. Şehitlikte 1. 3. 5. 6. 7. 10 ve 11. tümenlere bağlı askerlerin mezarları bulunmaktadır. Bu alanda defnedildiği tahmin edilen 2177 şehitten 1969 unun isimleri belirlenebilmiştir. Tespit edilen isimler yapılan isimliklerin üzerine yazılmıştır.
2005 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın inşa ettirdiği şehitlik 18 Mart 2005 Cuma günü halkımızın ziyaretine açılmıştır. Şehitlikte kimliği belli olan tek bir mezar vardır. Demir parmaklıklarla çevrili bu mezarın baş kısmında bulunan mezar taşında yazılı olanlar şöyledir:
“1886 doğumlu Ali Şadi oğlu Mülazım-ı Sani (teğmen) Mustafa Efendi. 10.tümen’in 30.alayından olup 18 Eylül 1915’te şehit olmuştur.’’ Ayrıca mezarda yer alan başka bir ifade ise şu şekildedir: vatanın şanlı ve genç şehidi, vazifesinin şerefli ve aziz kurbanı. Ancak şehitlik otoparkına ulaşan yolun girişinde bulunan taşın üzerinde “Mülazım-ı Sani” rütbesinin karşılığı “teğmen” olması gerekirken, “üsteğmen” olarak yazılmış ve bu yanlışlık şehitliğin açıldığı tarihten bu yana bir türlü düzeltilmemiştir. Şehitlikte kullanılan mimari üslup, Soğanlıdere Şehitliği’nde kullanılan üslubun aynısıdır. Tıpkı Soğanlıdere Şehitliği’nde olduğu gibi burada da bir şadırvan bulunmaktadır.

Sonsuza dek yaşayacaklar, ölümsüzlükle…
Omzunda silah, dilinde memleket türküleriyle…
Düşmana karşı şahadet, zafer, vefa için yola çıktılar
Hala yoldalar
Hala gözleri yollarda, gelmenizi bekliyorlar…
Onlar bu topraklar için arkalarına bakmadan cepheye geldiklerinde, arkalarında bıraktıkları onları beklemekten hiç vazgeçmedi. Hep bir tabak fazla koydu analar sofraya oğulları gelir diye. Her bayram sabahı çocuklar, ümitle bekledi babalarını. Hiç aklından çıkarmadılar Ayşeler, Haticeler nişanlılarını. Onları hep beklediler. Şimdi ise beklenenler beklemekte. Uğruna canlarını verdikleri, vatanı emanet ettikleri gençleri beklemekte. Bizi, torunlarını beklemekteler.
KAYNAKÇA
- Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi 25 Nisan 1915-4 Haziran 1915 V. Cilt II. kitap, Ankara, Genelkurmay Basımevi, 2012
- Mütercimler, Erol: Korkak Abdul’ den Coni Tük’ e Gelibolu, İstanbul, Alfa Yayınları, 2005
Erdemir, Lokman: Çanakkale Savaşı Siyasi, Askeri ve Sosyal Yönleri, İstanbul, Gökkubbe Yayınevi 2009 - Kassam Umumi Müşaviri Üryanizade Ali Vahid, Çanakkal’ a Cephesi’nde Duyup Düşündüklerim, İstanbul, Darü’l-Hilafeti’l-İlmiyye-Necm-i İstikbal Matbaası, 1332-1334
- Mustafa, Münim. Cepheden Cepheye, İstanbul, Arma Yayınları,
- Yavuz, Cemil Soğanlıdere, İstanbul, Zeytinburnu Bld. Kültür Yayınları, 2005
- Sayılır, Burhan Çanakkale Savaşları ve Savaş Alanları Rehberi, Ankara, Siyasal Kitabevi, 2007
- Atabay, Mithat ve Erat, Muhammed Çanakkale Şehitlikleri, İstanbul, AÇASAM Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2009
Leave a Comment
You must be logged in to post a comment.